Eski Metinlerde Mavi Neden Neredeyse Hiç Geçmez?
Diller renk adlarını hep aynı sırayla ediniyor ve mavi listede en sonda geliyor. Bu düzen, algının dille nasıl şekillendiğini gösteriyor.
Berrin Aksoy 3 dk okuma
Eski metinlerde tuhaf bir eksiklik var. Homeros denizi "şarap rengi" diye tanımlar, öküzleri de aynı sıfatla anar. Gökyüzünü "tunç" gibi betimler. Antik Yunan şiirinde bal yeşildir, koyunlar mor olabilir. Yüzyıllar boyunca bu tarifler ya şairane bir tercih ya da çevirmenlerin çaresizliği sayıldı. Sonra bir soru soruldu: acaba mesele gözde değil de dilde miydi?
Renk adlarının şaşırtıcı sırası
On dokuzuncu yüzyılda başlayan, yirminci yüzyılda dünya dillerinin taranmasıyla derinleşen çalışmalar dikkat çekici bir düzen ortaya çıkardı. Diller renk adlarını rastgele sırayla edinmiyor. Bir dilde yalnızca iki temel renk sözcüğü varsa bunlar neredeyse her zaman açık ve koyu, yani kabaca beyaz ve siyah oluyor. Üçüncü sözcük eklendiğinde bu, ezici çoğunlukla kırmızı oluyor. Ardından sarı ve yeşil geliyor. Ve mavi, listede hemen hemen her zaman en sonda yer alıyor.
Bu sıralama bir tesadüf değil gibi görünüyor. Kırmızı kan, ateş, olgun meyve demek; hayatta kalmayla doğrudan ilişkili. Sarı ve yeşil bitkilerin durumunu, yiyeceğin olgunluğunu anlatıyor. Mavi ise doğada ayrı bir ad gerektirecek kadar sık karşılaşılan bir nesne rengi değil. Gökyüzü mavidir ama gökyüzünün rengini adlandırmak günlük hayatta pek işe yaramaz; deniz duruma göre gri, yeşil, kahverengi görünür. Mavi çiçek ve mavi hayvan azdır. Mavi boya elde etmek ise uzun süre teknik olarak zordu.
Sözcük yoksa algı ne oluyor?
Burada işin can alıcı kısmına geliyoruz. Bir dilde mavi için ayrı bir sözcük olmaması, o dili konuşanların maviyi göremediği anlamına gelmiyor. Göz aynı göz, retinadaki alıcılar aynı alıcı. Ama sözcüğün varlığı, insanların renkleri ne kadar hızlı ve ne kadar keskin biçimde ayırdığını ölçülebilir düzeyde etkiliyor.
Bunu gösteren düzenekler oldukça basit. Katılımcılara bir dizi renkli kare gösteriliyor ve içlerinden farklı olanı bulmaları isteniyor. Farklı olan kare, kişinin diline göre ayrı bir adı olan bir tona düşüyorsa tepki süresi kısalıyor. Aynı fiziksel fark, dilde tek bir ad altında toplanan iki ton arasında olduğunda ise fark etmek gözle görülür biçimde yavaşlıyor. Rusça gibi açık mavi ile koyu maviyi ayrı temel sözcüklerle anan dillerde bu iki tonu ayırt etme hızının farklılaştığı gözlemleniyor.
Yani dil, algıyı yaratmıyor ama düzenliyor. Sürekli akan bir tayfı, üzerine dikkat çekilmiş bölmelere ayırıyor. Sözcük, bir çeşit tutamak işlevi görüyor.
Bu etkinin sınırları da önemli. Sözcük sahibi olmak, ayırt etme yeteneğini yaratmıyor; yalnızca hızlandırıyor. Bir dilde ayrı adı olmayan iki ton yan yana konduğunda herkes farkı görüyor. Fark, tonlar birbirinden uzaklaştırıldığında ve hızlı karar vermek gerektiğinde ortaya çıkıyor. Yani dil bir filtre değil, bir kısayol. Beyin, sık kullandığı kategorileri hazır tutuyor ve karar verirken önce onlara başvuruyor.
Ayrım nerede yapılırsa orası sınır olur
Bu bölmelerin nereye konduğu da dilden dile değişiyor. Bazı diller bizim yeşil ve mavi dediğimiz alanı tek bir sözcükle karşılıyor; dilbilimciler bunun için ayrı bir terim bile üretti. Bazılarında sıcak ve soğuk renkler geniş iki kümeye ayrılıyor. Türkçede de eskiden "gök" sözcüğünün hem mavi hem yeşile yakın tonları kapsayacak biçimde kullanıldığı örnekler var; gök gözlü, göğermek gibi kullanımlar bu geniş alanın izlerini taşıyor.
Bu tablo, rengin nesnede değil, ilişkide oluştuğunu hatırlatıyor. Işığın dalga boyu fizikseldir ve ölçülebilir. Ama "mavi" kategorisi fiziksel değil; gözün, beynin ve o beynin içinde büyüdüğü dilin ortak ürünü.
Homeros'a dönersek
Antik Yunanca'da mavi için yerleşmiş bir temel sözcük yoktu. Bu yüzden şair denizi anlatırken parlaklığa, koyuluğa, hareketliliğe başvuruyordu. Bugün bize tuhaf gelen "şarap rengi deniz" ifadesi, muhtemelen tonu değil derinliği ve karanlığı anlatan bir tarifti.
Bu hikâyenin bıraktığı his rahatsız edici biçimde ilginç. Dünyayı doğrudan gördüğümüzü sanıyoruz. Oysa gördüğümüz şeyin nasıl parçalandığı, hangi ayrımların bize apaçık göründüğü büyük ölçüde konuştuğumuz dilin bize verdiği kutulara bağlı. Renk, bunun en görünür örneği; ama muhtemelen tek örneği değil.